Hakkımda(Profile)

Fotoğrafım
22 Mart 1960 İstanbul doğumlu.İlk, orta ve lise tahsilini İstanbul'da yaptı.İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mezunu. 1979 yılında İzmir'e taşındı. Evli ve bir çocuk annesi. 1980-2000 yılları arasında özel sektörde görev aldı. Resim yapmaya olan tutkusu küçük yaşlarda başlamış olmasına rağmen yoğun bir öğrenim ve iş temposunun ardından 2000 yılında emekli oldu ve aşık olduğu resim sanatını gerçekleştirme fırsatını elde etti. 2000 yılında İzmir Karşıyaka Mehmet Boztaş atölyesinde Yrd.Doç.Dr. Mehmet Boztaş'dan resim ve desen dersleri almaya başladı. 2005-2006 arasında çalışmalarını Gökşin Sanat Evinde Sn. Şafak Gökşin'den dersler alarak sürdürdü. 2006-2009 yılları arası Mehmet Boztaş atölyesinde yağlıboya çalışmalarına devam etti. 2009 Eylül ayından itibaren ise çalışmalarına İzmir Resim Heykel Müzesi'nde Sn.Ertugrul Saraç'tan suluboya dersleri, 2012-2013 yıllarında Sn.Yasemin Bayık'tan Desen ve Karakalem dersleri, 2014-2017 yıllarında Sn. Cemal Varol'dan Yağlıboya dersleri ve aynı zamanda 2014 yılında Alaybey Halk Eğitim Merkezinde Sn.Ayşe Azak' dan mozaik dersleri almış, ve halen Sn.Mete Sezgin'in Atölye Antik grubu ile resim çalışmalarına devam etmektedir.

Neden Atatürk


Atatürk’e yönelik saldırılar, hiçbir dönemde bu kadar yoğunlaşmamıştı. Ülkeyi emperyalistlerin işgalinden kurtaran devrimci bir kahramana düşman olmak için insanın sadece bilincini değil bütün duygularını da yitirmiş olması gerekir.
Ama kör olası menfaat ve para, insanlarda ne bilinç bırakıyor, ne de yurtseverlik ve vefa duygusu...
Bugün Atatürk düşmanlığı yapanların, Mustafa Kemal ve arkadaşları 19 Mayıs 1919’da başlattıkları ulusal kurtuluş mücadelesini zaferle sonuçlandırmasalardı; nineleri, anaları, bacıları Anadolu’yu işgal eden İngiliz, Fransız ve Yunan askerlerinin tecavüzüne uğramayacak mıydı?
Ve Anadolu, “piç coğrafyası”, biz de “piç sürüsü” olmayacak mıydık?
Türklüğü kabul etmeyen ve Türk olmaktan rahatsızlık duyanlar, “keşke piç olsaydık da Türk olmasaydık” diyenlerdir.
Çünkü Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türk milletinin önünde sadece iki seçenek vardı:
Ya işgalci emperyalistlere teslim olarak piç bir neslin üremesine seyirci kalmak, ya da Mustafa Kemal gibi bir kahramanın önderliğinde emperyalistleri ülkeden kovarak hür, bağımsız ve onurlu bir devlet kurmak... “Ya istiklal, ya ölüm” diyen Türk milleti, kendisine yakışanı yaparak ikinci yolu tercih etti.
Tarihi boyunca onurlu yaşamış bir millet; vahşi Batı’nın işgalci çapulcuları tarafından analarının ve bacılarının ırzına geçilmesine izin veremezdi.
Ama o devirde de karılarını ve bacılarını işgalci subaylara peşkeş çeken ve “manda” isteyenler vardı.
Onlar ile bugün Türkiye’nin müstemleke haline gelmesini isteyenler arasında bir fark yoktur.
Mandacılara boyun eğseydi
Atatürk elbette tabu değildir. Her insan gibi onun da kusurları vardır.
Bu kusurlarını eleştirmek yerine, ona düşman olmak onursuzluktur, vicdansızlıktır, nankörlüktür.
Bu düşmanlık, üç temel nedene dayanır:
Atatürk’ün mandayı kabul etmemesi, cumhuriyet rejimini benimsemesi ve laiklik ilkesini getirmesi...
Atatürk manda isteyenlere boyun eğse, cumhuriyet rejimini ve laiklik ilkesini getirmemiş olsa, bugün ona düşmanlık edenlerin gözünde kahraman olurdu.
Aydınlığa düşman olmak
Atatürk’e saldırmak ve düşman olmak, Türklüğe saldırmak ve düşman olmaktır.
Atatürk’e saldırmak ve düşman olmak, bağımsızlığa saldırmak ve düşman olmaktır.
Atatürk’e saldırmak ve düşman olmak, cumhuriyete saldırmak ve düşman olmaktır.
Atatürk’e saldırmak ve düşman olmak, laikliğe saldırmak ve düşman olmaktır.
Atatürk’e saldırmak ve düşman olmak, dine saldırmak ve düşman olmaktır.
Atatürk’e saldırmak ve düşman olmak, çağdaşlığa ve uygarlığa saldırmak ve düşman olmaktır.
Atatürk’e saldırmak ve düşman olmak, bilim ve tekniğe saldırmak ve düşman olmaktır.
Atatürk’e saldırmak ve düşman olmak, aydınlığa ve aydınlanmaya saldırmak ve düşman olmaktır.
Atatürk’e düşman olmak soysuzluktur, münafıklıktır.
Atatürk’e düşman olmak akılsızlıktır.

Sırrı Yüksel Cebeci 04/06/2008 Tercüman
-------------------------------------------------------------------------------------
*Hulki CEVİZOĞLU*
*06.02.2009*
*ATATÜRK: "EVLERİMİZİ BASIYORLAR"*
(!) Atatürk'ün bir anısını paylaşmak istiyorum.
Mustafa Kemal, tedavi için geldiği İzmir'de yeni vefat eden annesinin mezarı
başında, duygulanarak bir dönemi anlatıyor.
Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi bunu 29 Ocak 1923'te yazıyor:
Paşa Hazretleri validesinin kabri önünde büyük bir dindarâne huşu ve ulvi
olduğu kadar metin bir üzüntüyle bir müddet sessiz ve suskun durmuşlar ve
merhumenin ruhuna Fatiha okuduktan ve hazır bulunanlara hitaben hasbıhalden
ve hatıraları canlandırdıktan sonra şu sözleri söylemişlerdir:
*"HAYATA İLK ADIMI **
ZİNDANDA ATTIM!"
*Zavallı validem bütün millet için mefkûre olan İzmir'in mukaddes
topraklarına vücudunu vermiş bulunuyor. Arkadaşlar, ölüm yaratılışın en
tabii bir kanunudur. Fakat böyle olmakla beraber bazen ne hazin tecelliler
arz eder. Burada yatan validem, zulmün, cebrin bütün milleti felaket
uçurumuna götüren keyfi bir idarenin kurbanı olmuştur.
Bunu izah etmek için müsaade buyurursanız ıstıraplı hayatının bariz birkaç
noktasını arz edeyim.
Abdülhamit devrinde idi. 320 (1905) tarihinde mektepten henüz erkânıharp
yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adımı atıyordum. Fakat bu adım hayata
değil, zindana tesadüf etti.
*"...BİR GÜN BENİ ALDILAR"**
*Hakikaten bir gün beni aldılar ve müstebit (despot) idarenin zindanlarına
koydular. Orada aylarca kaldım.
Validem bundan ancak hapishaneden çıktıktan sonra haberdar olabildi. Ve
derhal beni görmeye koştu. İstanbul'a geldi. Fakat orada kendisiyle ancak
üç-beş gün görüşmek nasip oldu. Çünkü tekrar müstebit (despot) idarenin
hafiyeleri, casusları, cellatları ikametgâhımızı sarmış ve beni alıp
götürmüşlerdi. Validem ağlayarak arkamdan takip ediyordu. Beni sürgün yerime
götürecek olan vapura bindirirlerken benimle görüşmekten men edilmiş olan
validem, gözyaşlarıyla Sirkeci rıhtımında elemler ve kederler içinde terk
edilmiş bulunuyordu. Sürgün yerinde geçirdiğim mücadeleler onun hayatını
ıstıraplar ve gözyaşları içinde geçirtmiştir.
*"İKAMETGÂHI BİN TÜRLÜ SEBEP VE VESİLELERLE BASILIRDI" **
*Bir başka nokta daha: Mütareke zamanında Anadolu'ya geçtiğim vakit,
validemi mustarip bir halde İstanbul'da terke mecbur olmuştum. Yanımda
kendisinin refakatime verdiği bir adamım vardı. Bunu Erzurum'dan İstanbul'a
gönderdiğim zaman validem, bu adamın yalnız olarak geldiğinden haberdar
olduğu dakikada, benim hakkımda halife ve padişah tarafından verilmiş olan
idam kararının infaz edildiğini zanneylemiş ve bu zan kendisini felce
uğratmıştı. Ondan sonra bütün mücadele seneleri onun hayatını elem, ıstırap
içinde geçirtmişti. Padişah ve hükümetinin ve bütün düşmanların daima baskı
ve işkencesi altında kalmıştı. İkametgâhı bin türlü sebep ve vesilelerle
basılır ve aranır, kendisi rahatsız edilirdi. Validem üç buçuk senelik bütün
gece ve gündüzlerini gözyaşları içinde geçirdi. Bu gözyaşları ona gözlerini
kaybettirdi. Nihayet pek yakın zamanda onu İstanbul'dan kurtarabildim. Ona
kavuşabildim ki, o artık maddeten ölmüştü, yalnız manen yaşıyordu.
*"VALİDEMİN KABRİ ÖNÜNDE YEMİN EDİYORUM"**
* Validemin kaybından şüphesiz çok üzgünüm. Fakat bu üzüntümü gideren ve
beni teselli eden bir husus vardır ki, o da anamız vatanı mahv ve haraplığa
götüren idarenin artık bir daha dönmemek üzere yokluk mezarına götürülmüş
olduğunu görmektir. Validem bu toprağın altında, fakat milli hâkimiyet
ilelebet payidar olsun. Beni teselli eden en büyük kuvvet budur. Evet, milli
hâkimiyet ilelebet devam edecektir.
Validemin ruhuna ve bütün ecdat ruhuna ahdetmiş olduğum vicdan yeminimi
tekrar edeyim. Validemin kabri önünde ve Allah'ın huzurunda yemin ediyorum,
bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği ve sağlamlaştırdığı hâkimiyetin
muhafazası ve müdafaası için icap ederse validemin yanına gitmekte asla
tereddüt etmeyeceğim. Milli hâkimiyet uğrunda canımı vermek, benim için
vicdan ve namus borcu olsun.


-------------------------------------------------------------------------------------


MUSLUMANLARIN HALASKARI GAZİ
Müslümanların militan lideri


'Müslümanların militan Lideri'ni tanıyalım!

'Müslümanların Militan Lideri' unvanı, Kurtuluş Savaşı günlerinde, o savaşın ölümsüz önderi Gazi Mustafa Kemal'e verilen unvandır. Bu unvanı daha çok İngilizler kullanmaktaydı .

O günlerde Mustafa Kemal'e bir unvan da Müslümanlar tarafından verilmiştir:

'İslam'ın halaskârı Gazi'

Halaskâr, kurtarıcı demek.

Atatürk'ün 'kurtarıcı' unvanı, dinci iftiracıların söyledikleri gibi, sonraki zamanlarda 'Atatürk'e tapan bazı dalkavuklar'ı n verdiği bir unvan değildir. Elinde tüfek, koltuğunun altında seccade, kurtuluş mücadelesi veren Müdafaa-i Hukuk öncülerinin 'Allah tarafından teyit edilmiş komutan'larına verdikleri unvandır.

O günlerde, Müslüman kadınlar, İzmir'e giren 'Halaskâr Gazi'nin çizmelerini, şükranlarını göstermek için diz çöküp ayaklarına kadar eğilerek siliyorlardı. Ve tam o sırada gözlerinden akan yaşlar 'Halaskâr Gazi'nin çizmelerinin üstüne dökülüyordu. (tabloyu, Halide Edip naklediyor) Çünkü o kadınlar, işgal paryalarının ne demek olduğunu ve Halaskâr Gazi'nin onları nelerden kurtardığını yaşayarak öğrenmişlerdi.

O günleri bu millete unutturdular. O günleri Müslüman kadına unutturdular.

Evet, o günleri ve o günlerin Halaskâr Gazisi'ni unutturuyorlar.

Çünkü işbirliği yaptıkları emperyalist kodamanlar böyle istiyor.

O günler unutuldu.

O günler, anamıza-avradı mıza Haçlı paryaların musallat olduğu günlerdi. Süleymaniye Camii'nin minaresine haç takılmak üzere hazırlık yapıldığı günlerdi.

'Müslümanların militan lideri', işte o günlerin Türkiyesinden, topraklarında yüz bin minarenin yükseldiği bugünkü Türkiye'yi yarattı. Ne yazık ki, bu yüz bin camiyi, Müslümanların militan liderini İslam dışı göstermek ve onun mirasını yok etmek için kullanmaya kalkan 'haçlı ile işbirliği yapmış fesat dincileri' o günleri unutturuyorlar.

Milletin beyni oyulup o günlere ait kısımlar kazınıyor.

O günleri en iyi bilenlerden biri olan ve Şu Çılgın Türkler kitabını yazan Turgut Özakman, 30 ağustos akşamı, Mustafa Kemal Türkiyesi'nin 'en büyük' kanallarında değil, 'kıyıda-köşede kalmış' bir kanalında konuşma imkânı buluyor.

'Müslümanların Militan lideri', tarihin en namussuz nankörlüklerinden birine maruz bırakılıyor.

'Müslümanların Militan Lideri'ni bu ülkenin çocuklarına tanıtmadılar, sadece dayattılar.

Dayatılan kişi ve kavramlar ne kadar değerli olurlarsa olsunlar, ürküntü ve soğukluk yaratırlar.

Bu gerçeği bilen ve 'Müslümanların Militan Lideri'nden rahatsız olan iç ve dış odaklar Müslüman çocuklarına 'Müslümanların Militan Lideri'ni 'olmasa da olur' türünden biri gibi tanıtmak istiyorlar.

Hayır! 'Müslümanların Militan Lideri' olmasa da olur türünden biri değildir. Bunu bütün dünya er geç anlayacaktır ama gecikmenin faturası insanlık için de Türkiye için de çok ağır olacaktır.

'Müslümanların Militan Lideri'ni anlatmak yerine dayatanlar, bu dayatmayla bir yandan 'kof Atatürkçüler' ile 'tören Atatürkçüleri'ni afsunlayıp kandırdılar, bir yandan da 'Müslümanların Militan Lideri'nin o muhteşem mirasının altını oydular.

'Müslümanların Militan Lideri'ne, Müslümanların düşmanı olanlar tuzak kurdular. Ve 'kof Atatürkçüler' ile Allah ile aldatmanın kahrına uğramış halkı bu tuzağa düşürmeyi başardılar.

Ey ehli iman!

Sözüm sanadır ve sözüm çok hayatîdir. 'Müslümanların Militan Lideri'ni tanıyalım! Bu tanımaya hava ve su kadar muhtaç olduğumuz günlerdeyiz.

Ve asla unutmayalım:

Müslüman dünya, o arada Türkiye, Müslümanların militan liderine yakın zamanlarda yeniden muhtaç hale gelecek. Allah'a yemin olsun ki, bu aynen böyle olacak… Ama o günler geldiğinde, Müslümanların militan liderini Müslümanlara unutturanları n pişmanlıkları hiçbir işe yaramayacak.
Yaşar Nuri Öztürk


isteataturk.com








--------------------------------------------------------------------------------